<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Salih TURHANLAR &#8211; İnsan Gücü Eğitim Danışmanlık Hizmetleri</title>
	<atom:link href="https://www.insangucu.com.tr/author/salih/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.insangucu.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 20 Jan 2017 14:03:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=5.4.2</generator>
	<item>
		<title>İşadamı Olmak?</title>
		<link>https://www.insangucu.com.tr/2017/01/20/isadami-olmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Salih TURHANLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Jan 2017 14:03:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.insangucu.com.tr/?p=15119</guid>

					<description><![CDATA[İşadamı sözcüğü bildiğiniz gibi sanayici, serbest meslek sahibi, kendi işini yürüten, kendi kendisinin patronu olan, kişileri tanımlamak için kullanılmakta ve birden çok anlam içermektedir. Biz bu yazımızda işadamı’nı “ticaret yapan” özellikle de ihracat ve ithalatla ilgilenen kişileri tanımlayan bir ifade olarak kullanacağız. Günümüzde dünya bir kültürler mozayiği görünümünü almıştır. İş ve yaşam tarzları hızla birbirine [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İşadamı sözcüğü bildiğiniz gibi sanayici, serbest meslek sahibi, kendi işini yürüten, kendi kendisinin patronu olan, kişileri tanımlamak için kullanılmakta ve birden çok anlam içermektedir. Biz bu yazımızda işadamı’nı “ticaret yapan” özellikle de ihracat ve ithalatla ilgilenen kişileri tanımlayan bir ifade olarak kullanacağız.<span id="more-15119"></span></p>
<p>Günümüzde dünya bir kültürler mozayiği görünümünü almıştır. İş ve yaşam tarzları hızla birbirine karışmakta ve benzeşmektedir. İş yapma biçimleri, çalışan profilleri, iş modelleri kopyalanmakta ve ticaretin karşı konulamayan istekleri doğrultusunda dönüşüm geçirmektedirler. Bu nedenle işadamlarının çalıştıkları ülkeleri ve o ülkelerin insanını, kültürünü tanıma ihtiyacı her zamankinden daha kuvvetli olarak ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Bu ihtiyaç birçok profesyonel işadamını faaliyet göstereceği ülkenin iş ve günlük yaşamına ilişkin konularda bilgilenmeye teşvik etmektedir. İşadamları genellikle kendi ticari faaliyetleri ile ilgili derslerini iyi çalışmaktadırlar. Rekabet edecekleri şirketleri, pazarın durumunu, devlet politikalarını etüd ederek hareket etmek zaten ilk olarak yaptıkları işlerdendir.</p>
<p>İşadamı, hangi ülkede iş yapıyorsa o ülkenin yasalarına, kültürel değerlerine saygı göstermeyi bilmeli, etik kuralları anlayıp uygulayabilmelidir. Hatta bir adım daha atıp giyim kuşamdan, yemek alışkanlıklarına kadar bilmesi gereken her şeyi de öğrenmelidir. Böylece işadamları arasında iletişim kurmada karşılaşılan zorluklar daha kolay aşılabilecek, ticari ilişkilerin soğukluğu arzu edilen, o sıcak ve samimi ilişkilere taşınabilecektir.<br />
“Roma’daysan romalılar gibi yap” sözünü hatırlayacaksınız. Bu kural birçok konuda işe yararlığını kanıtlamıştır. Beden dili iyi kullanıldığı taktirde başarıya katkı sağlayan önemli araçlardandır. İşadamı ticari faaliyetini sürdürdüğü ülke insanının kullandığı jest ve mimiklerin bile farklılık gösterebileceğini ve doğru kullanılmaması halinde başına iş açabileceğini bilmelidir. İş dünyasında, özellikle iletişim alanında bolca atıf yapılan “beden diline” ilişkin bir kaç örnek vererek konuyu netleştirelim. Zaferi ve başarıyı simgeleyen “zafer işareti” bazı ülkelerde argo bir işaret olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Evet derken başınızı aşağı yukarı sallamayı çok bildik, normal bir hareket olarak değerlendirebilirsiniz, peki o zaman size ülkemizde “onaylama” amaçlı kullanılan baş sallama hareketinin bazı ülkelerde “hayır” anlamına geldiğini söylesem ne derdiniz? Bu basit örnek bile, iş yaptığımız ülkelere ait ne çok şey öğrenmemiz gerektiğini göstermektedir.</p>
<p>Bir işadamı, üstlere ve yaşlılara saygının çok önemsendiği Çin’de bir toplantıda yapacağı yer seçiminin toplantının sonucunu doğrudan etkileyebileceğini bilmelidir. Hızlı sonuç almak için muhataplarını kesin bir yanıta zorlaması “hayır” demekten kaçınan Çinli işadamları üzerinde olumsuz bir etki yapacağından muhataplarını sıkıştırmamalı, onları kendilerini köşeye sıkışmış hissedecekleri bir pozisyona zorlamamalıdır. Ama aynı işadamına Hollanda’da olabildiğince hızlı ve sonuç odaklı davranması ve kesin ifadeler kullanması önerilmektedir.</p>
<p>Bu konuyu paylaştığım bazı gruplarda “-Ama paranın dünyanın her yerinde kullanılan ortak bir dili vardır.” Diyenler oldu, “-Bu dili sadece işadamları çeviriye gerek kalmadan anlayabilirler.” Şeklinde zenginleştirenler de oldu konuyu. Haklılar, evet paranın ortak bir dili vardır ancak unutulmamalıdır ki birbirleri ile daha iyi anlaşanlar doğal olarak daha çok para kazanabilirler.</p>
<p>İşadamları ticaret yaptıkları ülkelerde kendi ülkelerini temsil eden bir elçi, bir model olarak görülmektedirler. Ticaret yaptıkları muhatapları yeterli bir süre sonra işadamına bakarak ülkesinin iş yapma kuralları ve tarzları hakkında fikir sahibi olmakta bu izlenimlerini de temas kuracakları yeni işadamlarına uygulamaktadırlar.</p>
<p>Genel bir ilke olarak; faaliyet gösterilen ülkenin ve ülke insanlarının önem verdiği siyasi konularda fikir belirtmekten de mümkün olduğunca kaçınılması gerektiği akılda tutulmalıdır. (Çinliler için Tayvan, İspanyollar için Katalan bölgesi ile ilgili konular vb. Gibi) İşadamı, ister yabancı bir ülkede misafir olsun, ister yabancı bir işadamını misafir ediyor olsun milli ve dini bayramlara, törenlere uygun hareket etmeyi ve misafirleri için uygun ortamı hazırlamayı ihmal etmemelidir.</p>
<p>Bir işadamı için, ticaret yapılacak ülkeyi, firmayı ve kişiyi tanımak ve gerektiği gibi davranmak, lüks olmaktan öte bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu zorunluluğun sadece ticaretin doğasında var olan para kazanma ve başarılı olma çabası ile değil ülkemize, kendimize ve ilişkide bulunduğumuz kişiye özen gösterme ile de yakından ilintili olduğu unutulmamalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşam Labirentinde İşinize Yarayabilecek Teknikler</title>
		<link>https://www.insangucu.com.tr/2017/01/20/yasam-labirentinde-isinize-yarayabilecek-teknikler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Salih TURHANLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Jan 2017 14:02:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.insangucu.com.tr/?p=15117</guid>

					<description><![CDATA[İster gazete ve dergi eklerindeki bulmacalara müptela olun, isterseniz sonu gelmez bir endişeyi içinizde taşıyarak, bu dünyanın ne menem bir yer olduğuna ve burada ne yaptığınıza kafa yoruyor olun. Şu tarz bir sorunun arada bir zihninizin vurdumduymazlık, umursamazlık, kabul edivermişlik katmanları arasından sızdığına şahit olmuşsunuzdur. “Bu cendereden, bu ucu bucağı görünmez gibi duran dert ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İster gazete ve dergi eklerindeki bulmacalara müptela olun, isterseniz sonu gelmez bir endişeyi içinizde taşıyarak, bu dünyanın ne menem bir yer olduğuna ve burada ne yaptığınıza kafa yoruyor olun. Şu tarz bir sorunun arada bir zihninizin vurdumduymazlık, umursamazlık, kabul edivermişlik katmanları arasından sızdığına şahit olmuşsunuzdur. “Bu cendereden, bu ucu bucağı görünmez gibi duran dert ve tasa dünyasından, bu kimin, neden yaptığını bilmediğim labirentten bir çıkış yolu bulabilecek miyim?”<span id="more-15117"></span></strong></p>
<p>Basit bir analojiden öte insanlar olarak öyle girift ve karmaşık problemlere sahibiz ki, kendimizi, dünyamızı ve bizimle birlikte birlikte tüm evreni yaşatacak (ve muhtemeldir berbat edecek) kadar sorumuz ve tahmini yanıtımız var beraberimizde.</p>
<p>Peki, sizlere kağıt üzerinde vakit geçirmek amacıyla takip ettiğiniz labirent bulmacalardan çabuk ve kolayca kurtulmanızı sağlayan bazı tekniklerin kendi yaşam labirentlerinizde de işinize yarayacağını söylesem ne dersiniz?</p>
<p>İster özel yaşamınız isterse iş yaşamınızda köşeye kıstırılmış olun, mutlaka ama mutlaka bir çıkış yolu olduğuna inanmalısınız. Bu labirentten çıkış mantığının temel taşıdır. Bir çıkış olabileceğine inanmıyorsanız oturduğunuz  yerde oturuyorsunuzdur. Oturuyorsanız (gerçek anlamda) bir çıkış arayışında olduğunuzu sadece hayal edebilirsiniz öyle değil mi?</p>
<p>Hala nefes alıyor olmanız, halen bu yazıyı okuyor olmanız da “-bir çıkış yolu olmalı” diyenlerin tezlerini kuvvetlendiren argümanlar arasında sayılabilir. Siz, sürekli olarak “elimden geleni yaptım ama bir çıkış yolu falan bulamadım” diyenlere bakmayın. Siz, “ölüp gidiyorum ve benim bu olup bitenler arasında gerçek payımın ne olduğunu anlayamadım” diyenlere bakmayın. Siz, işinize bakın, siz, çıkışa bakın.</p>
<p>Dikkatli okurlar Matrixvari bir öykünme arayışında olmadığımı, sadece labirentlerin her yerde olduğunu söyleyen doğrucu Davut’u dillendirdiğimi anlayacaklardır. Çalıştığınız veya yaşadığınız yerde kapının nerede olduğunu bilmeniz sizi yanıltmasın. Ümit edenler, okumaya devam edenler, labirentin ne olduğunu bilenler ve bir labirentte olduğunu da bilenler için, ama en çok bir çıkış olduğuna inananlar için işte benim tavsiyelerim:</p>
<ol>
<li>Sırtınızı duvara dayayın: Sırtınızı sağlama alın yani. Arkanızdan gelebilecek tehlikelerden emin olduktan sonra adım atmaya başlayın. İster karanlıkta ister günışığında  olun yol ile temas halinde olmak önemlidir. Duvar da yolun farklı bir biçimidir zaten, teması kaybetmeyin, yolla da hayatla da.</li>
<li>Önünüze bakın: Etrafı inceleyip, bakınmak iyidir de, yolu kaybetmemek daha da iyidir. Bir hedefe doğru hareket ediyorsanız, hedef gözünüzün önünde olsun. Gerçek veya mecazi anlamıyla eğer yürüyorsanız, yola bakmalısınız.</li>
<li>Işığa doğru gidin: İlk insandan günümüze kah korkarak kah ta hevesle ama kesinlikle merakla ışığa doğru çekildik. Pervanelerin ateşe çekilmesi gibi. Labirentin bir tarafında titrek te olsa bir ışık zerresi varsa oraya doğru gitmeliyiz öğrenmek ve belki de kurtulmak için. Gündelik yaşamda bunun karşılığı belki yaşamın anlamını aramak, belki de sadece gün ışığına doğru hareket etmektir. Hangisini seçerseniz seçin ışığı önünüzde tutacak bir yol belleyin kendinize.</li>
<li>Ekip çalışması yapın: Labirentte birden fazla kişiyseniz işiniz daha kolay gibi görünebilir gözünüze, aslında öyledir de. Labirentte olduklarını bilen birden çok kişiden bahsediyorum elbette. Bu insanlık tarihinde pek ender rastlanır şansa sahipseniz ekip arkadaşlarınızla bir plan dahilinde hareket edin. Birbirinizi kollayın, yaşam labirenti tuzaklarla doludur ve günümüzün çok kullanılan deyimi olan “networking” gerçekten önemlidir.</li>
<li>Enerjinizi dengeli kullanın: Hızlı hareket etmek iyidir de bazen hedef göründüğünden uzak, yokuş göründüğünden diktir. (İş yaşamında deneyimleyebileceğiniz üzere bazı insanlar göründüğünden kısadır hatta.) İlk gördüğünüz tünelde enerjinizi tüketmek yerine, soğukkanlı bir şekilde alternatifleri değerlendirmek ve yarın da hayatta kalmanızı sağlayacak bir enerji stokunu kenarda tutmak daha iyidir.</li>
<li>Kötü uygulamalardan ders alın: Hayat labirentinde de dehlizlerin karanlıklarında yolunu kaybetmiş, susuzluktan, sevgisizlikten kuruyup kalmış şanssızlarla karşılaşacaksınız. Seçtiğiniz yol tenhalaştıkça, labirentin daha az denenmiş alanlarına doğru yürüdükçe sıkça göreceğiniz bu işaretleri doğru değerlendirin. Çıkış, örümcek ağlarıyla kaplı, önünde kemiklerin yığılı olduğu paslı kapının hemen arkasında olabilir. Deneyin ama iki elinizle birlikte değil.</li>
<li>Kontrol noktaları oluşturun: Keşke yaşamda da bilgisayar oyunlarında olduğu gibi doğru yolda olup olmadığımızı anladığımız haritalarımız olsa el altında. Yaşam labirentinde türlü çeşit harita, kroki ve yol göstericiler vardır da hangisi sizi nereye götürür bilemezsiniz. Sizin öz ruhunuzdan başka pusulanın yol göstermediği bir yerdeyseniz arada bir doğru mu gidiyorum diye arkanıza bakın. Çevrenize dikkat edin, en yakınınızdaki duvara bir işaret koyun ve nereden geldiğinizi unutmamaya gayret edin. Unutmayın ki nereden geldiğini bilmeyenler, nereden gideceklerini de bilemezler muhtemelen.</li>
<li>Yolculuğun tadını çıkartın: Yolculuk hedefin kendisiyse eğer, (Bazıları yaşam labirentinde öyle olduğunu söylüyor, ben hala yolun yol, yolun sonunun da yolun sonu olduğu görüşündeyim) nerede olduğunuza bakmaksızın her yeri çiçekli bir yol haline getirebilmek mümkündür. Ayağınızın ağrısına konsantre olun, karnınızın gurultusuna kulak verin ve çıkışta sizi bekleyen her neyse oraya doğru giderken gördüklerinize dikkat kesilin. Labirentlerin hep karanlık ve sıkıcı yerler olduğunu da kim söyledi? Belki de en sağlam labirentler insan zihnini en çok çelen, en eğlenceli şeylerden yapılmışlardır.</li>
<li>Bazen sondan başlamak daha iyidir: Başka bir çözüm yolu kalmadıysa bazen kuralları bir yana bırakmak gerekir. Şunu bilmelisiniz, belki çıkışa ilişkin anlatılan herşey bir efsaneden ibarettir ve kutsal ve mübarek “çıkış” diye birşey yoktur. Belki rehberiniz (eğer varsa) sizin kadar kaybolmuştur da labirentin baş döndürücülüğünün etkisinde dolanıp durmaktadır. Kaybolduğunu bilen bir yolcuysanız ilk kaybolduğunuz noktadan içerilere doğru aramak faydalı olacaktır. Çıkış derinlerde olabilir, çok derinlerde.</li>
<li>Var ise yanıtlar bölümüne bakın: Yanıtın paylaşıldığı şanslı kişilerdenseniz gerçekten şanslısınız demektir. Hoş birçok kişi kopya çekmeyi bile beceremez alnının akıyla ama olsun, siz kulağına doğru yolun fısıldandığı, az rastlanır bir insan olmanın huzuru ve bunu diğer insanlara nasıl anlatacağı (yoksa bu bilgiyi nasıl saklayacağı mı demeliydim?) endişesi ile çıkışa doğru yürümeye devam edin.</li>
</ol>
<p>Öyle veya böyle saatin veya günün birinde bir çıkışa ulaşacağınızı umuyorum elbette. (En başta yazmıştık ya, çıkış olmasaydı eğer yapan neden bir labirent inşa etsindi ki değil mi ama?) Çıkışa ulaştığınızda dikkatli olmakta fayda var. Gözleriniz ışıktan kamaşabilir, kapının hemen kenarında sizleri son bir sınamadan geçirme ile görevlendirilmiş bir tuzak bulunabilir. Filmlerden hatırlarsınız kahraman en zorlu sınavını izleyicinin “tamam artık kurtuldu” dediği noktada verir. Trafik kazalarının bile büyük bir kısmı sürücülerin evlerine üç kilometre yaklaştıkları noktalarda oluyormuş, yani kendi güvenli yaşama alanlarına girdiklerinde, yani “artık burada bana bir şey olmaz” dedikleri anlarda. Siz zorlu yaşam labirentinde dolaşan yalnız bir seyyahsınız aynı hatayı tekrarlamazsınız elbette.</p>
<p>Vardığınız son hayal ettiğiniz yer değildir belki de? Aldırmayın. Siz de zaten labirente girdiğiniz (düştüğünüz mü demeliydim yoksa?) zaman ki insan değilsiniz. Kurtuluş ümidiniz belki hala kafa dağının arkasındadır? Dert etmeyin, en yakın labirent size bir ayak uzaklığı mesafede, okuduğunuz gazete de veya ilk bakacağınız mailin içerisindedir nasıl olsa. taşa ve tunca kazımaya çalışan bu satırların yazarını da unutmayın.</p>
<p>Yolunuz açık olsun ve yolunuz istediğiniz kadar uzun olsun.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İşyaşamındaki Zombiler</title>
		<link>https://www.insangucu.com.tr/2017/01/20/isyasamindaki-zombiler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Salih TURHANLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Jan 2017 14:01:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.insangucu.com.tr/?p=15115</guid>

					<description><![CDATA[Önemli Not: Okuyacağınız yazıda kullanılan tanımlamalar ve ifadeler herhangi bir kişi veya kuruluşu işaret etmemektedir. Benzerlikler tamamen rastlantısaldır. Bir benzeşme görüyorsanız bu yazarın hünerini değil, sizin hayal gücünüzün sınır tanımazlığını gösterir. Okuyucu, okumaya devam ederek olabilecek yanlış anlama ve kazalardaki sorumluluğunu peşinen kabul etmiştir. Hep kanlı canlı, aynı bize benzeyen insanlarla çalışıyoruz. Eh, biz yaşadığımıza [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Önemli Not: Okuyacağınız yazıda kullanılan tanımlamalar ve ifadeler herhangi bir kişi veya kuruluşu işaret etmemektedir. Benzerlikler tamamen rastlantısaldır. Bir benzeşme görüyorsanız bu yazarın hünerini değil, sizin hayal gücünüzün sınır tanımazlığını gösterir. Okuyucu, okumaya devam ederek olabilecek yanlış anlama ve kazalardaki sorumluluğunu peşinen kabul etmiştir.<span id="more-15115"></span></strong></p>
<p>Hep kanlı canlı, aynı bize benzeyen insanlarla çalışıyoruz. Eh, biz yaşadığımıza göre çevremizdeki herkesin de canlı olduğunu varsayıyoruz haliyle. Gerçekten de öyle mi? Yoksa arasıra yaşamayan, içi ölmüş insanlarla da konuşuyor muyuz farkına varmadan?</p>
<p>Ben öyle olduğunu savunduğumdan (sandığımdan) sizlere zombilere ilişkin derlediğim bilgileri gönüllü olarak vermeyi düşünüyorum. Yaşadığınız (gerçekten yaşadığınız) her iş gününde şafaktan akşama kadar sürüp giden mücadelenizde ayakta kalmanızı sağlayacak savunma yöntemlerini öylece paylaşmak ve ardıma bakmadan yeni konulara doğru uzaklaşmak arzusundayım.</p>
<p>Zombinin ne (yoksa kim mi?) olduğuna hiç değinmeyeceğim. Okuyucu iradesiyle tanımlamaların etrafından dolaşabilecek ve odağa yönelecek basirete sahiptir çünkü. Zombilerin belirgin özelliklerinden bir tanesi fikir üretememeleridir, bu nedenle başkalarının fikirlerinden beslenirler. Zamanla iş arkadaşlarından biri veya birkaçı ile simbiyoz ilişki geliştirdikleri görülür. Zombi, besin zincirine ortak olduğu insanların üzerinden yaratıcı fikirler, projeler, terfi olanakları vb. sentezlemeyi sürdürür ta ki beslendiği alandaki canlılarda alınacak birşey kalmayıncaya kadar. (Bazı zombilerin olan bitene uyanan insanlar tarafından durdurulduğuna ilişkin duyumlar varsa da bu bilgi sağlam kaynaklardan doğrulanamadı.) O zaman zombimizin beslenebileceği genç, uyanmamış bir beyin bulmak üzere yer ve pozisyon değiştirdiği görülür.</p>
<p>Sakın ola bu benim başıma gelmez demeyin. Birçok başarılı zombinin çevreden duyduğu fikirleri önce kendisine sonra da ilgili herkese satabildiği ve fikir sahibinin de ağzını bile açamadığı görülmüştür. Bazen ürettiğiniz sonucun arkasındaki beyin, bazen de hazırladığınız raporun kapağındaki imza olmayı başarıverirler.</p>
<p>Kabul etmek gerekir ki bizler de düşünce modelimiz ve eylemlerimizle zombilerin işlerini kolaylaştıran kararlara imza atmaktayız. Yaşama katkı sağlamayan yiyecekler yiyip kirli hava soluduğumuzdan ciğerlerimiz Yeşilay afişlerindeki sigara içen adamın ciğerleri gibi kurum bağlıyor. Yönetim kitaplarından eskidikçe değiştirdiğimiz sloganlar ezberliyoruz. Farketmeden kullandığımız yeni otomatik yanıtlar tekrarlıyoruz biteviye;</p>
<ol>
<li>&#8211; Nasıl gidiyor?</li>
</ol>
<p>&#8211; İdare eder.</p>
<ol start="2">
<li>&#8211; İşler nasıl?</li>
</ol>
<p>&#8211; Bildiğin gibi.</p>
<ol start="3">
<li>&#8211; Nasılsın?</li>
</ol>
<p>&#8211; İç güveysinden hallice.</p>
<p>Konuşmalarımız böyle sürüp giderken davranışlarımız da nasibini alıyor bu tekdüzelikten. Evimizin yolu, saçımızın şekli değişmiyor, kolay anlaşılır ve tahmin edilebilir oluyoruz. Olmamız gereken insan orada öylece duruyor, biz amaçsız kendini tekrarlayan kurumuş insanlar olarak burada duruyoruz.</p>
<p>Sayılarının çok fazla olmadığını sandığım bilinçli zombilerin dışında zombiler genellikle kendilerinin ne olduğunu veya ne olmadığını bilmeyen insanlardır. Ne olduğunu kendisi bile bilmeyen bir zombiyi yaşayan bir insandan nasıl ayırd edebiliriz sorusuna yanıtım “içgüdülerinize güvenin” olacaktır. Yine de hazır reçetelere hislerinden daha çok itibar eden çağdaş okur için kadim bilgilere dayanan ve zamanın acımasız unutulma imtihanını başarıyla atlatmış bir “Zombi Tesbit Testini” aşağıda bilgilerinize sunuyorum.</p>
<ol>
<li>Tüm zombiler zombi olup olmadıklarına ilişkin sorulara kesinlikle hayır diyecekler ve bu konudaki imaları bile şiddetle reddedeceklerdir. Yani bir zombiden “ evet ne yapayım ben bir zombiyim” yanıtını almayı unutun.</li>
<li>Zombiler koridorlarda telaşla ve ileriye bakarak yürürler, ola ki daha alt kastlardan biri birşey sorar, söyler diye çevrelerine katiyen bakmazlar. Ne iş yaptıklarını bilmeseniz uzay mekiği acil iniş prosedürünü çalıştırmaya gittiklerini sanabilirsiniz.</li>
<li>Üst yöneticilerinin yaptığı bütün esprilere uzun uzadıya gülerler. Daha deneyimli zombilerin zamanla acı acı gülmek ve sinirinden gülmek gibi özellikleri de dağarcıklarına ekledikleri görülür ama zombilerde içten ve yürekten gülmek gibi gerçek gülümseme şekillerinin izine bile rastlanmaz.</li>
<li>Şirket kurallarına sıkı sıkıya bağlı olduklarını söylerler. Bu ifadenin kuvveti ve söyleniş şekli kendilerini dinleyenlerin sayısı oranında artar. Eskilerin gerçekten güzel bir ifadeyle “sureti hak’tan görünmek” şeklinde tanımladıkları ruh haline sahiptirler.</li>
<li>Filmlerde de izlemişsinizdir, zombiler inanılmaz bir ısırma ihtiyacı içerisindedirler. Hoş iş yaşamında herkes az veya çok ısırır veya tırmalar ama zombilerin çoğalma ve ekip oluşturma yöntemi ısırmaya dayalıdır. Kimseyi “-Acaba bize katılır mısınız?” Diye sorarak ikna edemeyeceklerinden ısırırlar.</li>
<li>Profesyonel imaj konusunda hassastırlar. Bu önemli konuda kendi tarzlarını geliştirerek bir taşla iki kuş vurdukları görülür. Olabildiğince tek tip ve tek renk giyinirler. Hem kendi kastlarını belirginleştirmek hem de yaşayan insanlara gözdağı vermek amacını güderler kıyafetleriyle. Elinde not defteri veya son dönemde moda olduğu üzere laptopu olmadan toplantıya katılan hatta koridorda yürüyen bir zombiyi mümkün değil göremezsiniz.</li>
</ol>
<p>Buraya kadar daha çok zombilerin teşhis edilmeleri ile ilgilendik. Onlardan tam bir kurtuluş olmadığına göre hayatını bir insan olarak sürdürmek isteyenler için yapılması gerekenleri öğrenmenin zamanı gelmiş demektir.</p>
<p>Üstünüze düşen ilk iş ısırılmamaya gayret etmenizdir. Bunun her zaman mümkün olmadığından hareketle aşağıdaki korunma önlemlerini öneririm.</p>
<ol>
<li>Kafasının içinde yaşayan bir beyni olan, yaşayan arkadaşlar edinin. Ruhu zengin insanlardan oluşan bir dayanışma grubu sizin dış savunma hattınız olmalıdır. Bu grup dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı birbirinizi uyarmanızı sağlayacaktır.</li>
<li>Bağışıklık sisteminizi güçlendirin; kitap okuyun, televizyonu azaltın özellikle de sade suya tirit magazin programlarını.</li>
<li>Kof ve faydasız faaliyetler yerine sizi diri tutacak bedeninize olduğu kadar ruhunuza da katkı sağlayan faaliyetlere zaman ayırın.</li>
<li>Silahlanın. Günümüz iş yaşamında elinizde irice bir sopayla dolaşmanız bazı işyerlerinde hoş karşılanmayabilir. Ama bu tamamen edilgen bir şekilde oturup kaderinizi bekleyeceğiniz anlamına gelmesin. İçinde ne olduğu kolay anlaşılmayan, (tercihen finansal verilerle dolu) kalın bir dosyada iyi bir silah olabilir. Yaratıcı olun. (Shaun of the Dead filmini izleyin bir ara.)</li>
<li>Kararlı görünün. Kararlılık çok etkili bir önlemdir. Birçok zombi olgunlaştırma çabalarına bilinçli bir şekilde karşı koyduğunuzu gördüklerinde şaşıracak, öflenecek, tekrar deneyecek ve başarısız olduklarında sizi “iletişimsiz ve asosyal” olarak damgalayıp peşinizi bırakacaklardır. Belki iş yaşamında iletişimsiz olarak anılmanın kötü bir şey olduğunu düşünüyor olabilirsiniz? Bence kazanımlarınızı düşündüğünüzde dert etmeye bile değmez. Evinizdeki buzdolabıyla konuşuyor musunuz? Bırakın ne düşünürlerse düşünsünler.</li>
<li>Kaçın. Yukarıdaki öğütler işe yaramazsa kaçın, hem de arkanıza bile bakmadan. Yiğitler böyle günler içindir. Önce masanızdan, sonra ofisinizden ve başarı şansınız yoksa tabi ki işinizden. Modern iş yaşamının evrimine tanık olmuş iş yerlerinin koridorları bu gerçeğe uyanamamış kahraman direnişçilerle doludur. Muharebeler kaybedilebilir ama harp kazanılmalıdır. Harbi kazanmak için yapmanız gerekense sağ kalmaktır. Sağ kalın.</li>
</ol>
<p>Fiziki ölüm kaçınılmaz ve belirtileri tartışmasız olduğu için o konuda endişelenmeyi bir yana bırakıp yaşarken gerçekten yaşamayı önemsemek gerekir diye düşünüyorum.</p>
<p>“Dum vivimus vivamus” diye bir deyim var Latince’de. “Hayattayken yaşayalım” diye çevrilen bu sözün sadece hazcı bir bakış açısıyla günümüzü gün edelim anlamında kullanılmadığını söylemek isterim. Aynı zamanda “madem yaşıyoruz adam gibi yaşayalım” anlamında da kullanılmıştır diye ümit ediyorum. Madem ki yaşıyoruz canlı olalım, yaşıyor olalım, kendimize, çevremizdeki diğer insanlara dikkat edelim, bizi kendilerine benzetmek isteyen, düşünmeden yaşayanlara/çalışanlara dönüştürmek isteyenlere karşı tetikte olalım.</p>
<p>Zombi olmayalım, kendimiz olalım.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kazanan bir takım olmak</title>
		<link>https://www.insangucu.com.tr/2017/01/20/kazanan-bir-takim-olmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Salih TURHANLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Jan 2017 14:01:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.insangucu.com.tr/?p=15113</guid>

					<description><![CDATA[ihtiyaçları takımdaki herkesin aynı yöne koşmasını sağlayan maddi ve manevi havuçlar olarak düşünmek mümkündür.Sahip olduğumuz önemli ihtiyaçlarımızdan birinin kazanma gereksinimi olduğunu belirtelim ve kazanan bir takımda bulunması gereken özelliklere bir göz atalım. Kazanan bir takım olmada yapılması gereken işlerden başlıcası takımı oluşturan her bireyin oyun içerisindeki kendi rolünü bilmesi, kabullenmesi ve aynı zamanda takım arkadaşlarının [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ihtiyaçları takımdaki herkesin aynı yöne koşmasını sağlayan maddi ve manevi havuçlar olarak düşünmek mümkündür.Sahip olduğumuz önemli ihtiyaçlarımızdan birinin kazanma gereksinimi olduğunu belirtelim ve kazanan bir takımda bulunması gereken özelliklere bir göz atalım.<span id="more-15113"></span></strong></p>
<p>Kazanan bir takım olmada yapılması gereken işlerden başlıcası takımı oluşturan her bireyin oyun içerisindeki kendi rolünü bilmesi, kabullenmesi ve aynı zamanda takım arkadaşlarının rollerine de saygı göstermesidir.</p>
<p>Bir takımın kazanan bir takım olup olmadığını anlamada işe yarayan yöntemlerden biri de takım Takım çalışmasının, iş yaşamının gereklerini yerine getirme yönünden çok olumlu sonuçlar elde ettiğini biliyoruz. Günümüzün karmaşık iş dünyasında her şeyi kendisi yapan, her yere kendisi yetişen bir çalışanın başarılı olması mümkün değildir.</p>
<p>Aynı zamanda takım çalışmasının bireyin performansı üzerindeki pozitif etkisi de kanıtlanmış bulunuyor. Bu yazımızda iş yaşamında takım çalışması kavramına değinecek, kazanan bir takım olabilmek için yapılması gerekenleri aktaracağız.</p>
<p>Öncelikle takım nedir sorusunu yanıtlayalım. “Ortak amaçları gerçekleştirebilmek için birlikte çalışan ortak dil, normlar ve ihtiyaçlara sahip gruplara takım/ekip denir.”</p>
<p>Takımlar rasgele bir araya gelmiş insanların oluşturdukları kalabalıklar değildirler. Herhangi bir grubun takım özelliklerini taşıyıp taşımadığını grubu gözleyerek anlamak mümkündür. Bakılması gereken noktalar; üyelerin birbirlerinin iletişim sinyallerini alıp almadığı, takım içinde kullanılan bir dil birliğinin bir jargonun gelişip gelişmediği, takımı bir arada tutan kurallar ve normlar bütününün olup olmadığı ve takım üyelerinin ortak gereksinmeleri olup olmadıklarıdır.</p>
<p>Takımı harekete geçiren motivatörlerin aynı olması takımın da ortak bir hedefe kenetlenmesini sağlar. Ortaküyelerinin olaylar karşısında gösterdiği tepkiye bakmaktır. Kazanan takımlar, olaylara karşı ortak tepki verirler ve genellikle birlikte sevinip beraber üzülürler. Kazanan takımların üyeleri kendi kazançları kadar takımın toplam kazancını ve diğer takım üyelerinin kazançlarını da düşünürler.</p>
<p>Askeri strateji ustası J. Lovret “Bir ordu yalnızca askerleri silah sesine doğru içgüdüsel olarak yöneldiklerinde tehlikeli bir ordu olur.&#8221; Demektedir.</p>
<p>Bu durum kazanmayı ortak bir hayal olarak önlerine koymuş olan her takım için aşağı yukarı aynıdır. Takımın coach’ı, yöneticisi (adına her ne derseniz deyin) hava atışına çatışmaya, müzakereye (yani uygun ana) kadar takımı geride tutar, kazanma zamanı geldiğinde onları salıverir. Geri kalanını takım üyelerinin zihinsel tutumları ve kazanma içgüdüleri tamamlar.</p>
<p>Takımların her zaman kazanacaklarını söyleyen bir kural yoktur ancak unutulmaması gereken nokta, bir takımın takım olmayanlara karşı kazanma şansının her zaman yüksek olacağıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Salih Turhanlar</p>
<p>Mart 2007</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İşyerinde çatışmanın evrimi</title>
		<link>https://www.insangucu.com.tr/2017/01/20/isyerinde-catismanin-evrimi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Salih TURHANLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Jan 2017 14:00:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.insangucu.com.tr/?p=15111</guid>

					<description><![CDATA[Çatışma yönetimi, biz eğitimcilerin kulağa güzel gelen eğitim isimleri icad etme eğilimimizin bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir kavramdır. Eğer doğrusunu söylemek gerekirse çatışma yerine kullanmamız gereken sözcük kavgadır. Adıyla, sanıyla, çıkardığı gürültü ve neden olduğu stres nedeniyle yakından tanıdığınız kavga. Laf kavgası, makam, mevki kavgası, aş kavgası gibi türleriyle işyerlerinizde hergün karşılaştığınız kavgayı konu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çatışma yönetimi, biz eğitimcilerin kulağa güzel gelen eğitim isimleri icad etme eğilimimizin bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir kavramdır.<span id="more-15111"></span></strong></p>
<p>Eğer doğrusunu söylemek gerekirse çatışma yerine kullanmamız gereken sözcük kavgadır. Adıyla, sanıyla, çıkardığı gürültü ve neden olduğu stres nedeniyle yakından tanıdığınız kavga.</p>
<p>Laf kavgası, makam, mevki kavgası, aş kavgası gibi türleriyle işyerlerinizde hergün karşılaştığınız kavgayı konu edeceğiz bu yazımızda. Ama modern eğitim geleneğinin bir parçası olarak kurum kültürlerinin onaylamadığı kavga sözcüğü yerine çatışmayı kullanacağız yazımız boyunca. Bu kadar kıvırtmayı arama motorlarında “kavga yönetimi” diye birşeyi asla aramayacak olan siz saygıdeğer okurun hoş göreceğini düşünüyorum..</p>
<p>İnsanın olduğu yerde çatışmanın olmadığı bir zaman dilimi olmuş mudur acaba? Coleridge’in “Xanadu”su hariç ve Huxley’in “Ada”sı dışında günlük yaşantının ve iş dünyasının huzur içinde olduğu bir örnekle karşılaşmak pek mümkün değildir insan için. Çünkü görünen odur ki, sahip olduğumuz genetik miras ve öğrendiğimiz çatışma çözme yöntemleri bizleri kendimizle olduğu kadar başkalarıyla da didişmeyi becerebilen tedirgin bir tür olarak yaşamak zorunda bırakmaktadır.</p>
<p>Geçmişte olduğu gibi günümüzde de çalışanların tek derdinin hayatta kalabilmek olduğunu söylersek abartmış olmayız sanıyorum. Çalışan, işveren, amir, memur nerede ve ne işle uğraşıyor olursanız olun menfaatleriniz çatışmaları kazanmaktan veya en azından çatışmada sağ kalabilmekten geçmektedir. İş yaşamında da yaşayabilmek için tavır belirlemek, taraf belirlemek ve elinizden geleni yapmak zorunluluğu söz konusudur. Saldıran mı, vuran mı olacaksınız? Savunan veya vurulan tarafta mı yer alacaksınız yoksa?</p>
<p>Belki samimiyetle kabul etmeliyiz ki? Çatışmaların yaşanmasının nedeni, kullanmayı bildiği tek araç çekiç olan insanların herkesi çivi gibi görmesi ile açıklanabilir. Biraz da egomuzun, aklımızın dizginlerini ele geçirmesinden ve bir çatışmanın yıkıcı olduğu kadar heyecanlandırıcı doğasına alışmasından kaynaklandığı ile izah edilebilir.</p>
<p>Kendinize bir bakın. Çevrenizdeki herkesi kum torbası gibi görüyorsanız belki de bu sürekli vurmaya alıştığınız içindir. Gerçek hayatta kum torbaları vurulmak içindir ve bundan yakındıkları da pek görülmez ama birgün kum torbalarından birinin size karşılık vermesine de şaşırmayın. Rollerini karıştırmıştır belki, belki saf değiştirmeye karar vermiştir değil mi ama?</p>
<p>İş yaşamında diğer uç’da yer alanlara da rastlanır elbet. Yani, kendisini kum torbası zannedenlere de. Kendilerine kötü davranılmasına o kadar alışmışlardır ki, farkına bile varmadan sessizce beklemenin ve başa gelenlere katlanmanın tek işe yarar yol olduğunu düşünmektedirler.</p>
<p>Patronlarının veya yöneticilerinin onları boş toplantı odalarında kıstırıp böbreklerine çalıştıklarını söylemiyorum. Çağdaş mobbing tekniklerini kullanan yöneticinin yumruklarından daha öldürücü silahları vardır çünkü. Umursamazlık bu silahların en önemlilerinden biridir örneğin. Bunun için bir kendini bilmez, özgüveni yerle bir olmamış bir çalışan bulmanız gerekiyor. Bulduktan sonra onu görünmezlik iksiriyle işaretliyorsunuz işte yapılması gereken bu kadar.</p>
<p>Omuzlarına görülmezlik işareti konulan çalışan, artık diğerleri ile birlikte yaşamasına ve çalışmasına rağmen fani dünyanın nimetlerinden faydalanma yetisini kaybetmiştir. Bırakın önemsenip ödüllendirilmeyi, yaptığı işlerin beğenilmediğine ilişkin bir küçük imayı bile görmeyecektir artık.</p>
<p>İşte bu çalışan, düşük yoğunluklu bir ofis içi çatışmanın ilk kurbanı olarak birlikte icra edilen faaliyetlerde sözü kesilerek, konuşmasını tamamlayabildiğindeyse mutlaka söylediklerinin üzerine bir açıklama cümlesi eklenerek teşhir edilecektir.</p>
<p>Kendisiyle karşılaşıldığında yapılması gereken bir “ben de başka tarafa bakmayı çok özlemiştim gerçekten” bakışıdır. Koridorda veya asansörde yüzyüze gelinirse sadece ne olduğu anlaşılamayan basit bir homurdanma ile yetinilmelidir ki çalışan kendisine mi yoksa etrafta var olmadıkları şüphe götürmeyen üçüncü boyut gezginlerine mi hitap edildiğini anlamasın.</p>
<p>Bu teknikleri uygulayanın bu marifetiyle ne kazandığına gelince; o öncelikle kendi nüfuz alanına sahip çıkan ve orada kimlerin yaşayacağına kimlerin de öleceğine karar veren kişi olduğunu etrafa bir kere daha göstermiş olacaktır. Ortaçağda tebasına asasının ucuyla dokunarak onları kalabalığın arasında biri olmaktan çıkartıp saray müdavimi yapan soylular gibi ortalıkta dolanarak dilediğine statü dağıtan biridir o. Günümüz yöneticilerinden elinde asayla dolaşanına pek rastlanmaz, çağdaş yönetici bazen beraber yemek yiyerek, bazen ilgisiz bir mailin adres bölümüne dilediği ismi yerleştirerek işaret eder onayladığı çalışanlarını.</p>
<p>Bir diğer kullanışlı çatışma yöntemi kalabalık işyerlerinde başarıyla kullanılabilen “arızalı çalışan” modelini uygulamaya koymaktır. “Arızalı çalışan” sessiz ve durgun görüntüsünün arkasında ani öfke patlamalarını yönetecek ve gerilla saldırılarını başarıyla yürütecek sinirsel yeterliliğe sahiptir. Eğer kendinizi iş akdinizin feshine yol açmayacak ama herkesin yanınıza desturla yaklaşmasını sağlayacak bir aralığa konuşlandırırsanız işyeri çatışmalarının uzağında kalarak, Sun Tzu’nun başat stratejisi olan savaşmadan kazanma aşamasına ulaşmış bir mistik savaşçı olarak çok rahat edebilirsiniz.</p>
<p>Kadim ve işe yarayan bir diğer strateji, sizin için savaşacak birini/birilerini bulmanızdır ki tarihte en çok kullanılan yöntem budur desek abartmış olmayız. Günlük kullanımda bu durum “maşa varken ateşi elinizle tutmaya ne hacet var” şeklinde dillendirilse de biz konuya daha edebi bir yaklaşım getirecek ve konuyu savaşın ve çatışmanın kitabını yazarken dalından düşen sonbahar yapraklarını da göz ardı etmeyen japon savaşçılarına getireceğiz.</p>
<p>Modern şirketler pek az samuray ve çok fazla ronin barındırırlar (Ronin’in ne olduğunu burada anlatacak değilim. Tembellik yok, gidin öğrenin).  Birkaçını etrafınıza toplayın, eğitin ve zamanı geldiğinde salın gitsinler. Bu yöntem, deneyimli yöneticiler tarafından çok kullanılır ve etraflarında gölge savaşçılarla çalışan bu insanlara ulaşmak genellikle zorlu çatışmalar gerektirir. Bazen kendi güçleri ile başı dönen çalışanların gönüllü olarak gereksiz mücadelelere kalkıştıkları da görülür. Burada unutulmaması gereken nokta çatışma büyüdüğünde nerede oturuyor olursanız olun zaman geldiğinde herkesin kılıca sarılması gerektiğidir.</p>
<p>Bu ve sıralayabileceğimiz birçok taktik normal hayatını sürdürmeye çalışırken işyeri çatışmalarından en az zararla kurtulmaya çalışan kişilerin hiç şansı olmadığı anlamına mı gelmektedir? Cevabım hayır. Her çalışan, herhangi bir şekilde silah çekmeden yaşamanın bir yolunu pekala da bulabilir.</p>
<p>Aktif ve pasif savunma tedbirlerinden oluşan karma bir güvenlik hattı inşa etmelisiniz etrafınızda. Kendi kozanızı örebilirsiniz mesela. Gözünüzün önüne hemen dışarı kapalı, kendi kabuğuna çekilmiş bir çalışan gelmesin. Sizin için önemli olan ne varsa onun etrafına bir koruyucu oluşturmaktan bahsediyorum. İplik, iplik işleyerek, bir yandan yapmanız gereken işleri yaparaktan ama kendinizi kollayarak.</p>
<p>Askerlik yapanlar “sutre gerisinde olma” teriminin ne anlama geldiğini bilirler. Hepimizin anlayacağı şekliyle “örtü ve gizleme”den faydalanma diyelim isterseniz. Etrafınızdaki eşyaları kullanarak doğrudan hedef olmaktan vazgeçebiliriz. Vedat Sakman bu durumu “Megaloman olma onikide durma vuran olur, kuş gibi uçma kanadını açma kıran olur” diyerek pek güzel ifade ediyor. Bu stratejinin uygulamaları arasında bir de çalışanların arkasına saklanmak vardır ki, işte o işyeri çatışmalarının ninjası olarak değerlendirilebilecek insanların harcıdır. Karanlıkta veya bir sis perdesinin arkasında haraket ederler. Arkasına saklandıkları insanları açık hedef haline getirdikleri de olur ama o kadar kusur her aksiyon filminde olur zaten. Amaç o ofisteki son sağ insan olarak kalmaksa hedefe ulaşmada çok uygun bir taktik olduğunu söylemeliyiz saklanmanın.</p>
<p>Kamuflaj sanatının bazı uç uygulamalarına imza atan kişilerin çıkardıkları çok başarılı işlerin sonucunda asıl kimliklerine dönmekte zorluk çektikleri görülür. (Bkz. Yazarın “Saklanan Adam” isimli hikâyesi) Kişisel önerim, her strateji gibi saklanma stratejisinin de abartılı olmayan bir biçimde uygulanmasıdır. Öyle ki zamanı geldiğinde arazi olmamışsınız da hep orada, en ön saftaymışsınız gibi ortaya çıkabilesiniz.</p>
<p>Kamuflaj, dost ateşine sebep olmaması için dikkatle uygulanmalı, olası dost ve az dost unsurlar özenle işaretlenmelidir. Birçok şirkette sinirlerini boşaltma amacıyla duvar ve sütunları yumruklayan kişilerin duvardan gelen “-yandım anam” çığlığı ile şaşırdıkları görülmüştür. Sonradan anlaşıldığı üzere bu çığlıklar çok iyi kamufle olan kişilerin feryadından başka birşey değildir. Eğer müttefiklerinizin canını yakmak istemiyorsanız, bu konuda tavsiyem, atış hattının temiz ve dost unsurlardan arındırılmış olmasıdır.</p>
<p>Çatışmalar bağlamında başınızı dertten, kalbinize kasavetten kurtaracak başka bir kullanışlı araç mizahtır. Mizah kabiliyetinin ofis içi çatışmalarda en kuvvetli kalkanlardan biri olduğunu gözledim. Bazı çalışanların bir başkasını kahredecek olaylara gülüp geçtiklerini görmüşsünüzdür. İçi kan ağlarken, etrafına gülücükler saçan insanlar değil burada anlatmaya çalıştığım. Hakiki bir, “bir anda unuturum aldırmam” duruşu sergileyen ve “ben gönlümü eyleyim de ne derlerse desinler”i gönlüne yerleştirmiş gülen insanları kast ediyorum.</p>
<p>Sanki korunmasızmışlar gibi ortalıkta gezinen bu güleç çalışanlar, olmadık zamanlarda patlattıkları kahkahalarla, yapmacıksız olumlu tavırlarıyla ve bitmez tükenmez fıkra rezervleriyle sanılandan çok daha fazla dayanıklılığa sahiptirler.</p>
<p>İlkel insanın yönetim mücadelesinde kullandığı araçlar da ilkeldi günümüze oranla. Rakibini alt etmek için ellerini kullanıyor daha etkili bir sonuç içinse taş veya sopa kullanıyordu.</p>
<p>Biz modern insanlar günümüzde böyle yapmıyoruz elbette. Sürdürdüğümüz mücadele ne denli acımasız da olsa, beraberinde vicdanımızı rahatlatacak bazı önlemleri almayı ihmal etmiyoruz. Teknik kabiliyetlerimiz ilerleme gösterdi. Zamanla ellerimizi daha az kirletecek yöntemler öğrendik. Artık üstümüze başımıza toplantı yaptığımız insanların kanı bulaşmıyor. Yöneticiler ve kasapların beyaz gömleği sevme nedenleri bu olsa gerek? Çok kanlı bir iş yapıyoruz ama gördüğünüz gibi gömleklerimiz tertemiz. İşimizi iyi yapıyoruz yani demek istiyorlar belki de?</p>
<p>Ofislerde birçok değişen şeyle birlikte çatışma usulleri ve yöntemleri de değişiyor. Devir değişiyor. Devir, eli nasır tutmamış savaşçıların devri. Devir, hızlı konuşan, beklemediğiniz zaman beklemediğiniz yerden vuran çalışanların devri. Devir, elini işe sürmeden işgörmeye çalışan, potansiyeli yüksek kahramanların devri.</p>
<p>İlk sınavlarını bir işyerinde bu yazıyı okuyacak kadar sağ kalarak atlatmış siz gazi okurlar için son tavsiyem, içinizde ve dışınızda maddi ve manevi olarak saklanabileceğiniz mevziler hazırlamanız olacak. Nasıl olacağına gelecek yazılarda tekrar değineceğiz. Şimdilik herkes siperlerine lütfen.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Salih Turhanlar</p>
<p>05.03.2007</p>
<p><strong><em>Not:</em></strong><em>İşyerinizde kavga mı var?</em></p>
<p><em>Her toplantınızda çalışanlarınızdan kemik sesleri mi geliyor?</em></p>
<p><em>Daha huzurlu bir ofiste çalışmak ve yaşamak mı istiyorsunuz?</em></p>
<p><em>Önerilerim için mail adresim: sturhanlar@gmail.com</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ustanın İşleri</title>
		<link>https://www.insangucu.com.tr/2017/01/20/ustanin-isleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Salih TURHANLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Jan 2017 13:59:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.insangucu.com.tr/?p=15109</guid>

					<description><![CDATA[Gerçek ustanın kim olduğunu bilen birilerinin olduğunu sanmıyorum. Ustanın nerede oturduğunu bilene de rastlamadım şimdiye kadar. Farklı gerekçelerle, farklı isimler söyleyenler oldu evet. Ben kendi adıma irkilten bir şaşkınlık eşliğinde, hiç beklenmeyen suretlerin arkasında gördüm ustanın yüzünü. Aradığımda bulamayacağımı öğrendiğimden beridir de arar gibi yapmaları, uzun bir süre önce terk ettim. Ustayla ne zaman karşılaştığımı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gerçek ustanın kim olduğunu bilen birilerinin olduğunu sanmıyorum. Ustanın nerede oturduğunu bilene de rastlamadım şimdiye kadar. Farklı gerekçelerle, farklı isimler söyleyenler oldu evet. Ben kendi adıma irkilten bir şaşkınlık eşliğinde, hiç beklenmeyen suretlerin arkasında gördüm ustanın yüzünü. Aradığımda bulamayacağımı öğrendiğimden beridir de arar gibi yapmaları, uzun bir süre önce terk ettim.<span id="more-15109"></span></p>
<p>Ustayla ne zaman karşılaştığımı düşündüysem ummadığım zamanlarda oldu ve ummadığım kişiler çıkageldiler genellikle.</p>
<p>Bir arkadaşımın kafesinde oturuyordum, üniversite öğrencisiydim o zamanlar ve kız arkadaşım başımda dumandı tahmin edeceğiniz üzere. Sıkıntılı, bezgin, kırılgandım. Duvarda gelen geçenin not bıraktığı bir ilan panosu vardı, şu “iki odalı evini paylaşacak arkadaş” arayanların kullandığı cinsten. Başımı çevirip baktım, ustanın işareti oradaydı. &#8220;Oldururlar kızılcıkları, sen takma kafanı&#8221; yazmıştı. Satriani yazıyordu altında da.</p>
<p>Dinlerim ve severim Satriani&#8217;yi ama orada ve bu ifade ile ne ilgisi vardı ki bu adamın. Satriani takma adını kullanan bu üniversite öğrencisi ne yazdığını, ustanın ağzından ne söylediğini anlamış mıydı acaba? Tüylerim diken diken oldu birden. Buda&#8217;nın &#8220;Sen sakince oturmaya devam et, nasıl olsa bahar gelir çiçekler de büyür&#8221; sözünü anımsadım. Yapabileceğim birşey olmadığına ilişkin kanıtı bir şey yapmamaya uğraşarak beklediğim masada, beni başka bir yöne götürecek insanlarla tanışarak aldım.</p>
<p>Ustanın bıraktığı işaretleri algılama konusunda daha dikkatli davranmaya çalıştım sonraları, ancak bunun pek bir faydası da olmuyordu aslında. Tam tersine dalgınlığın tatlı sisi zihnin üstünü örttüğünde ortaya çıkıyorlardı sıkça. Rumelihisarı’nda yağmurlu bir akşamüstü televizyon izlerken ziyaret etti usta, sesizce ve yavaşça geldi. Keyifli bir uyuklama içerisindeydim. Şimdi gibi anımsıyorum. Bundan daha keyifli bir an olamaz demekteydim ki filmde japon polisi oynayan kahraman, yakuza ile ölümcül bir kavgaya tutuşacakları eve girmeden önce, Amerikalı dedektife dönüp şöyle dedi &#8220;-Su her dakika değişir ama nehir o hep aynı&#8221; yavaş yavaş algıladım duyduklarımı, zihnimde yavaş yavaş yükseldi sözcükler. Bu sözlerin bir zen koanına (zen bilmecesi) ait olduğunu sonradan öğrenecektim. “Kediler için zen” isimli kitapta da şöyle yorumlanmıştı bu gene doğumu ifade eden cümle &#8220;mama aynı ama kaplar farklı&#8221;</p>
<p>Usta; kamyon şoförü, fırıncı, asker birçok yüz ve suratla çıktı karşıma farklı seferlerde. Bazen de orada olduğuna veya oradan geçtiğine ilişkin bir işaret bir iz bırakarak onurlandırdı beni. Yazdığı kitaplarla karşılaştım. Yok canım! Dedirtecek notlara rastladım gazete ve dergilerde. Az satan, tezgâha düşmüş, sahaf raflarında arayanı soranı kalmamış yayınlarda gizleniyorlardı genellikle; “On Tatlı Serseri”yi, Robert Fulghum&#8217;u, böylece tanıdım ve sevdim.</p>
<p>İş dünyasında da toplantıların kalabalığına karışmış kulağıma fısıldarken karşılaştım kendisiyle, “-Bu da geçer yahu!” da dedi örneğin, “-her ne arar isen kendinde ara!” da dedi. Eğitim salonlarında katılımcıların arasına saklanmış gördüğümde oldu onu. Birbirimize alabildiğine eğlenceli hikâyeler anlattık. Hikâyelerin bunca öğretici ve işe yarar olduğunu bu vesileyle öğrendim.</p>
<p>Stratejinin esamisi bile okunmadı aramızda bugüne kadar. Ben ona sorusuz bir yanıt gibi yaklaştım, o beni yanıtsız bir soru gibi dinledi.</p>
<p>Ustayla görüşmelerimizin bazılarında onun neden orada olduğuna ilişkin bir fikrinin olmadığı izlenimine kapıldım açıkçası. Bu şaşırtıcıydı. Tam anlamıyla bir davet ve davete icabet etmek şeklinde değildi demek ki olan biten. Gelmiş ama neden geldiğini sizden öğrenecekmiş gibi bir ruh hali içerisindeydi. Kısa bir arayışın sonucunda işaretlerden birinin kendini görünür kılmasıydı daha çok olan. Zaten ordaydılar da, gizlenmişlerdi biraz.</p>
<p>İnsanların binlerce yıllık öyküsünde her başı sıkıştığında aklına düşen “gel ve beni kurtar!” şeklinden imdat çağrılarına kulaklarının tıkalı olduğunu sanıyorum ustanın.  Her neredeyse oradan kalkıp gelmeye ve olaylara müdahaleye ikna eden şeyin ne olduğunu hala araştırıyorum. Kolları sıvamasına ne tür bir canavar düdüğünün sebep olduğunu bilsem ara sıra bağırırım medet! diye ama sanıyorum ki herkes için çok farklı tonları ve frekansları olan naif, belki farkında bile olmadan yürekten kaçan bir ah! sesi ile daha çok ilgileniyor.</p>
<p>Ustanın son günlerde sıkça, küçük kızım aracılığı ile konuştuğunu hissediyorum. Ne söylediğini anlamıyorum henüz, ancak bana bildiğim ve tembelliğim nedeniyle kullanmayıp unuttuğum bir dili anımsatıyor ve &#8220;mutlu bir çocukluk için asla geç değil&#8221; diyor çaktırmadan.</p>
<p>Bitirmeden önce ustanın bugünlerde buralarda olduğunu ve pek sevecen bir ifade ile dolaştığını söylemeliyim. Nereden bildiğime gelince bunun birkaç nedeni var; yazıyorum, siz oradasınız ve her yer çiçek kokularıyla dolup taşıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Salih Turhanlar</p>
<p><a href="mailto:sturhanlar@gmail.com">sturhanlar@gmail.com</a></p>
<p>Not: Ustayı görenlerin, tanıyanların ve deneyimlerini paylaşmak isteyenlerin yukarıdaki mail adresine (insaniyet namına) yazmalarını rica ederim. Sizlerden gelen bilgileri usta ile ilgili kaleme alacağım gelecek yazılarımızın birinde paylaşabiliriz böylece.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kimden Korkmak Lazım?</title>
		<link>https://www.insangucu.com.tr/2017/01/20/kimden-korkmak-lazim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Salih TURHANLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Jan 2017 13:59:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.insangucu.com.tr/?p=15106</guid>

					<description><![CDATA[İş yaşamında çeşit çeşit insanla karşılaşmanız olağandır. Bu insanları genel nitelendirme ifadelerini kullanarak; sevecen, uyumlu, adil, huylu huysuz gibi bazı sıfatlarla tanımlarsınız elbette. Eh, hepimiz mecburen birşeyler olacağız bu dünyada ve birşekilde tanımlanacağız bundan kurtuluş yok. Ama öyleleride vardır ki işte onlar tam bu yazının başlığını hakeden adamlardır. Korkulası insanlar. Benim konu etmek istediğim bu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İş yaşamında çeşit çeşit insanla karşılaşmanız olağandır. Bu insanları genel nitelendirme ifadelerini kullanarak; sevecen, uyumlu, adil, huylu huysuz gibi bazı sıfatlarla tanımlarsınız elbette. Eh, hepimiz mecburen birşeyler olacağız bu dünyada ve birşekilde tanımlanacağız bundan kurtuluş yok. Ama öyleleride vardır ki işte onlar tam bu yazının başlığını hakeden adamlardır. Korkulası insanlar.<span id="more-15106"></span></strong></p>
<p>Benim konu etmek istediğim bu insanlardan korkmak ve onlara temkinli yaklaşmak gerekir (Burada kullanılan adam ifadesi genel bir tanımdır ve iş kadınlarını da kapsamaktadır). Kendileriyle dalaşmaktansa, çalıyı dolaşmanın tercih edilmesinde maddi manevi fayda olan bu insanları tanımak, sağlıklı bir iş yaşamı sürdürebilmek adına mutlaka faydalı olacaktır.<em>Takıntılı bir yüz ifadesiyle ortalıkta gezinip mesai arkadaşlarınızı süzün diye yazmıyorum bu yazıyı. Bahsi geçen insanlarla karşılaştığınızda teşhis kolaylığı sağlar, rahat edersiniz diye ümit ediyorum sadece. </em></p>
<p>Benim iş yaşamında korkulacak adam modelleri arasında sayabileceklerim şunlar;Gülerken göbeği oynamayan adamdan korkun örneğin: Gülerken samimi olmayan adam ne zaman samimi olacak ki? Gülmesini bile organizasyon şemasındaki pozisyonuna göre ayarlayan birisi yapay falan gülmüyordur. Bu adamın ruhu basbayağı ölüm öncesi iyiliği durumundadır ve o nefsinin “avantaj sağlamak için gülmen gerekiyorsa, gülmekten katıl. Ağlaman gerekirse diye düşünüp soğanları el altında bulundur.” Düsturu ile hareket ediyordur.</p>
<p>Yemeyen adam: Nefis terbiyesi babından değil, vakit bulamadığından, sinirinden yiyemeyen adamdan da kork mesela. Ağzının tadını kaybeden insan, hayat damarlarından birini de kaybetmiştir aslında. Zevksiz sandviçlerin hüküm sürdüğü yerde de iyi iş falan olmaz bu böyle biline. “İstemiyorsan yeme ama yememe bir şey deme” demek gerekir bu adamlara.</p>
<p>İş delileri: Şirketi tüm demirbaşlarıyla birlikte sırtında taşıyormuş gibi dolaşanlar. İş sevilir, gerçekten çok sevilen ve çalışana kendini iyi hissettiren işler var biliyorsunuz. Ama iş, yaşamdan bağışık birşey değildir. Yaşamınızı yarısı iş, yarısı iş olmayan şeklinde fırından yeni çıkmış bir somunu ortasından ikiye böler gibi bölemezsiniz. İş delileri varda, iş deli gömlekleri niye yok ki acaba?</p>
<p>Hiyerarşi sevdalıları: Ünvanı değişince yürüyüşü, gülüşü değişenler, eşine, dostuna çevresine davranışlarında değişiklik yapanlar. Bey ve hanımefendi sıfatlarını daha bir sevenler mesele ama başkalarının da aynı şekilde sevebileceğini düşünmeden onların isimlerinin önünden kaldırıverenler saygı ifadelerini.</p>
<p>Üç yüzlüler: Herkesin en az iki yüzü olduğunu bildiğimiz için üçüncü yüzü olanlara aman dikkat. Aynada kendilerine bakınca ikinci bir yüzleri olduğunu farkedenler ve ruh bütünlüklerini koruyabilmek için önce kendilerine sonra başkalarına söyledikleri yalan silsilesinden medet umanlar.</p>
<p>Gölge rekabetçiler: İnsanın yüzüne karşı rekabet etmeyenler. Yanındayız, destekliyoruz deyip ilk fırsatta kuyunuzu kazmak üzere yetişenler ellerinde alet edevatları. Hızlı koşayıp diye ayakkabılarınızı bağlamak için eğildiğinizde koşturup tekmeyi yapıştıranlar müsait bir yerinize.</p>
<p>El iyileri: Kendi çalışanları dışındaki herkesi iyi belleyenler. Başkalarının yaptıklarını göklere çıkartıp, yakınlarının işlerinde eleştirmedik yer bırakmayanlar. Başkasının çocuğuna sempati, kendi çocuğuna eleştiriyi marifet belleyenler.</p>
<p>Huzur yoksunları: Mutsuzluklarını iş yapma biçimlerini onaylayan bir ferman gibi boyunlarında taşıyan insanlardır bunlar. Merdiven altlarında başka bir huzursuzla sohbet ederken veya masalarında sessizce “her an bir nöbet geçirebilirim” edasıyla mail atarken görülürler sıkça.</p>
<p>Patron müsveddeleri: Patronunuz veya yöneticinizin seyahate çıkarken yerine vekaleten bıraktığı adamdır kendisi. “Siz yokken, çok aradık yokluğunuzu ama işler tıkır tıkır yürüdü.” Demek için sıktıkça sıkarlar mesai arkadaşlarını. Asıl bu kişidir işte size ofisinizi zindan edecek.</p>
<p>Gizli ajanlar: Yerin kulağı var deyişi doğru değildir işyerlerinde. Yere özel bir önem atfetmeye gerek olmamasının nedeni her tarafın ve her eşyanın kulağı olmasındandır. Ama asıl ulak, gerçekten kulağı olan insanlardır elbette. Ajanlar, iyi dinleyen, çok dolaşan adamlardır genellikle. Bazen yüzlerini taze bir haber yakalamış olmanın hazzı ve malum haberi henüz paylaşamamış olmanın sıkıntısıyla parıldarken görebilirsiniz.</p>
<p>Kendine müslümanlar: Menfaat gerektiren konularda nalıncı keseri gibi kendine yontan insan, muhtemelen size projenin zor, sunumun zevksiz tarafını vermeye çalışacak olan insandır.</p>
<p>Siz de misilleme yapmanın dayanılmaz lezzetine kendinizi kaptırıp; bilgisayarın göçmüşünü, çiçeğin geçmişini teklif etmeyin bence. Bir sonraki sefer peşinen söyleyin, tercih zamanı geldiğinde. “Ben renklerden moru severim.” Diye.Anlatmakla bitiremeyeceğimiz (dikkat edilmesi gereken) bunca insan arasında yaşayacağız elbet kader bu. Karşılaştığınız insanlara bir göz atın, onları iyi, samimi ve sevecen olarak düşünün. Aksini yukarıda örneklediğim şekilde ve sizin sık sık gözlediğiniz üzere ispatlamadıkları sürece elbette.Dostunuza arkadaşınıza sahip çıkın bir de. Dost, korkmadan sırtını dönebileceğin insandır ve dostluk, kim dost ihtiyacı hissediyorsa onun sorumluluğundadır.Mutlu kalın, huzurlu kalın.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Omelas’ı Bırakıp Gidenler’e (*)</title>
		<link>https://www.insangucu.com.tr/2017/01/20/omelasi-birakip-gidenlere/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Salih TURHANLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Jan 2017 13:58:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.insangucu.com.tr/?p=15104</guid>

					<description><![CDATA[“Nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler.” Ursula K. Le Guin hikâyesini bu sözcüklerle bitiriyor. Nereye gittiklerini biliyorlar demiyor. Uzun vadeli hedefler koymuşlar, master planlar yapmışlar ve bu planlar doğrultusunda yollarını milimi milimine şaşmaz bir doğrulukta saptayıp yola koyulmuşlar demiyor, “nereye gittiklerini biliyor gibiler” diyor. Yazarın çok sevdiğim hikâyesi 10 yıldır çalıştığım şirketimden ayrılmaya karar [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler.” Ursula K. Le Guin hikâyesini bu sözcüklerle bitiriyor. Nereye gittiklerini biliyorlar demiyor. Uzun vadeli hedefler koymuşlar, master planlar yapmışlar ve bu planlar doğrultusunda yollarını milimi milimine şaşmaz bir doğrulukta saptayıp yola koyulmuşlar demiyor, “nereye gittiklerini biliyor gibiler” diyor.<span id="more-15104"></span></p>
<p>Yazarın çok sevdiğim hikâyesi 10 yıldır çalıştığım şirketimden ayrılmaya karar verdiğimde aklıma geldi durup dururken. Ne ne yapacağıma, ne de nasıl yapacağıma karar vermiş değildim. Karar vermeye niyetli miydim o bile şüphe götürür derecede belirsizlik arz ediyordu.</p>
<p>Gizemli tekniklerle çağırıp peşine düştüğüm hayallerim. Beni kapılarda bol sıfırlı sözleşmelerle bekleyen şirketler de yoktu ufukta. Peki, ne olmuştu da yıllar boyu oturmaktan sırtımın şekline uyum sağlamış koltuğumdan kalkma ihtiyacı duymuştum. Ne olmuştu da işyerimin bildik kokusunu, bilgisayar kontrollü klima sistemini, çay arabasının sesini, aybaşlarında sekmeden yatan maaşımı, gözlerim kapalı takip edebildiğim servis güzergâhımı geride bırakmayı seçmiştim.</p>
<p>Bu sorulara bir yanıtım olmadığını bana neden gittiğimi sordukları zaman anladım ve anlatmaya çalıştım ki bu tür kahramanlıkları yapanların her zaman bir hazırlıkları yoktur. Dağarcığımda birşeyler olduğunu biliyordum belki, ama çıkınımdakilerin ne kadar ettiğini ve geçeceğim diyarlarda geçer akçe olup olmadıklarını bilmiyordum. Yolculuğun ne kadar süreceğini bilmediğim gibi.</p>
<p>Daha önce çok daha emin ve varlıklı gibi görünen kervanlara neden katılıp gitmediğini bilmediğime göre şimdi “tığ-ı teber, şah-ı merdan” meydana çıkmayı neden istediğim sorusuna en makul yanıtı şu soruda buldum. <em>Bilip bilmediğini bilmediği durumlarda insan, biliyor gibi yapmalıdır değil mi?</em></p>
<p>(Bazen biliyor gibi olmak, sadece bilmenin geçer akçe olduğu kalabalıklarda kendinize olan inancınızı sorgulatan bir cehennem alevidir. Bazen biliyor gibi olmak, hayır! Biliyor olması için gereken dayanaklara sahip değil diye düşünen kanıt tutkunları için yutulması mümkün olmayan bir demir leblebidir. Bazen biliyor gibi olmak&#8230;)</p>
<p>Hikâyede Omelas alabildiğine güzel sokaklarında mutluluk ve huzurun eksik olmadığı, tarlaları bitek, insanları sağlıklı bir şehir olarak tasvir ediliyor.</p>
<p>Bu refah ütopyasının bazı sakinlerinin neden gittiklerine ilişkin en kuvvetli bilgi Omelas’ta bir bodrumda yaşayan alabildiğine ihmal edilmiş, perişan durumdaki çocuk imgesi ile ilişkili. O çocuğa en ufak bir ilgi gösterirseniz (ki ilgi ile el bebek güle bebek şımartmayı anlamayın) uzanıp gözünün yaşını silseniz, başını okşasanız belki bir yudum lezzetli bir şey içirseniz işte bu kadar bir şey yapsanız Omelas’ın o tasvir edilen muhteşem güzelliğinden ve refahından eser kalmayacaktır. Omelaslıların bereketli toprakları, sağlıklı yaşamları ve zenginlikleri için ödemeleri gereken bedel o çocuğun varlığını bilerek ve onun varlığına kulaklarını tıkayarak yaşamaya devam etmeleridir.</p>
<p>Gerçek iş yaşamında bu çocuğun temsil ettiği imgenin, yeni bir işe girdiğiniz vakitler içinizde taşıdığınız çocuksu, nedensiz mutluluk durumuna benzediğini sanıyorum.</p>
<p>O çocuk, boynu bükük ve mutsuz bir yaşama mahkûm olduğunda yapmanız gereken şey yavaşça yanına çömelmek ve gözlerine dikkatlice bakmaktır. Göreceğinizi düşündüğüm ifadeye bir isim veremem ama orada durduğu sürece Omelas’ın görkemi ve cennet gibiliğinin bir pul etmeyeceği olduğu kanaatindeyim.</p>
<p>İçinizdeki çocuğun komşu bahçedeki eriklere içi sızlayarak bakmaya başladığını, gözünün olur olmaz şeylerden ıslanır olduğunu farkettiğinizde, bir gönlünü alayım şu çocuğun dediğiniz vakit dikkatli olun. Bu hareketiniz nedeniyle sizin Omelas’ınız da benzer şekilde tarumar olacaktır.</p>
<p>Yukarıda gittim, nasıl gittim falan demek üzereydim lafı dolaştırmadan önce, bıraktığım yerden devam edeyim. Giderken dönüp arkama baktım. İçeride kalanların çoğunun durumu “hazırım haberim yok” şeklinde özetlenebilirken, gidenlerinki de “hem ağlarım hem giderim” ile “Viran olası hanede evlad-ı iyal var.” Arasında sıkışıp kalmıştı.</p>
<p>Bırakıp gidenlerin arasına katılırken şunları düşündüğümü anımsıyorum en son:</p>
<ul>
<li>Belki Omelas’ı bırakıp gidenler’in bir kısmı “aman ne iyi ettik yola çıkarak, iyiki de gitmişiz” demeyeceklerdir. Yol uzun, gece soğuk, azık yetersizdir çünkü yol boyunca.</li>
</ul>
<ul>
<li>Belki, “bir önceki hafta yola çıksaydık şimdi bu fırtınaya tutulmayacaktım”  diyenler olacaktır.</li>
<li>Daha fazla hazırlanmalıydım; yazlık, kışlık kıyafetlerimi, mataramı, şemsiyemi, kaleidoskobumu, pusulamı yanıma aldım gerçi ama dürbünümü sefer tasımı, tarağımı ve el kremimi de geride bıraktım. Diyecektir bazıları. Ne zaman tam hazır olacaklarını bilemeden.</li>
</ul>
<ul>
<li>Bazıları da ayvanın sarısını, gülün kırmızısını daha yakından görecekleri bir patika bulacaklardır buna inanın. İhtiyaçları olan sözcükleri daha çok duymanın hazzını yaşayacaklardır yol boyunca. Arkalarından “-güzel yürüdü şimdi Allah için” denildiğini bilerek ve nihai yürüyüşün hakikate ve hakka olduğunu bilerek insanoğlunun hak arama savaşında gönüllü bir geri çekilmeyi kendilerine mırıl mırıl anlatmayı tercih edeceklerdir olsa olsa.</li>
</ul>
<p>Akıllarından ne geçerse geçsin hepsi, geçtikleri yerleri Omelas’ın hafızalarına kazınan görüntüsü ile karşılaştırarak ilerleyeceklerdir uzun bir süre. Daha yeşil, daha bitek veya kum gibi çorak kıyaslamalarını kafalarında çevirerek, öylece yürüyüp gideceklerdir.</p>
<p>Arkalarında gölgelerinden başka birşey götürmeden.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Salih Turhanlar</p>
<p>15.10.2007</p>
<p>sturhanlar@gmail.com</p>
<p><strong><sup>(*)</sup></strong>Omelası Bırakıp Gidenler, Ursula K. Le Guin’in “Gülün Günlüğü” Kitabının birinci hikâyesidir. Makaleyi hikâyeyle birlikte okumanızı öneririm. İsterseniz önce birini sonra diğerini okuyun ama şu “Omelas’ı Bırakıp Gidenler”i bir okuyun derim.</p>
<p><strong><sup> </sup></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oynamak ve Kaybetmek Üzerine</title>
		<link>https://www.insangucu.com.tr/2017/01/20/oynamak-kaybetmek-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Salih TURHANLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Jan 2017 13:58:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.insangucu.com.tr/?p=15102</guid>

					<description><![CDATA[Eğer kazanmadan haz alan insanlar varsa ki sürüsüne bereket var. Öbür köşede kaybetmekten keyif alan insanlar da olmalı değil mi ama? Yani siz bana, kız arkadaşınız hep sizin kazanmanızdan sıkılıp da tavlayı yarıda bırakmasın diye gönüllü olarak yenilmediğinizi mi söylüyorsunuz? Patronunuzla veya kayınpederinizle bir şeyler oynarken, açık ara önde olmanıza rağmen aman karşımdakinin gururu daha [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eğer kazanmadan haz alan insanlar varsa ki sürüsüne bereket var. Öbür köşede kaybetmekten keyif alan insanlar da olmalı değil mi ama? Yani siz bana, kız arkadaşınız hep sizin kazanmanızdan sıkılıp da tavlayı yarıda bırakmasın diye gönüllü olarak yenilmediğinizi mi söylüyorsunuz? Patronunuzla veya kayınpederinizle bir şeyler oynarken, açık ara önde olmanıza rağmen aman karşımdakinin gururu daha fazla incinmesin diye göz göre göre hatalı hamle yapmadınız mı şimdiye kadar?<span id="more-15102"></span></p>
<p>Bazı insanlar,<strong> </strong><strong>“Nasıl oynadığınızın önemi yoktur, önemli olan sonuçtur” </strong>derler. O kadar çok duydum ki bu ifadeyi, kazananın hemen yanında ama mutlaka yanı başında olması gereken kaybeden insan’a haksızlık yapıldığını düşünmeye başladım.</p>
<p>Bence,<strong> </strong><strong>“Kazanmak önemli değildir, oynamak önemlidir.” </strong>Bence,<strong> </strong>yukarıda ve aşağıda yazanların hiç birinin önemi yoktur. Önemli olan sizin oyundan ne anladığınızdır. Kendi kendinize oynadığınız oyunlardan zevk alıp almadığınızdır.</p>
<p>Kaybedenlerin zamanla kendilerine has özel numaralar geliştirdiklerini fark ettim. Genellikle farkına varmadan oynuyorlar, yeterli süre geçince oyun gerçek, gerçek de oyun oluyor. At yarışlarına varını yoğunu kaptıran adamın öyküsünü anımsatayım size. Kahramanımız bir ata oynar ve at yarışı kazanamaz. Atın kendisine borçlandığını düşünerek daha sonraki tüm yarışlarda aynı ata oynamaya devam eder. Sonucu tahmin ediyorsunuz.</p>
<p>Bir örnekte kendimden vereyim. Bir zamanlar iş ararken şöyle bir yol izliyordum. İş ilanlarını bir süre ajandamın içinde bekletip, dinlendiriyor ve işletmeye yeterli bir süre sonra telefon, mail vb. ile ulaşıyordum. İşletmeden pozisyonun henüz doldurulmadığı yanıtını alırsam bu o işin kötü olduğu anlamına geliyordu, (muteber bir iş olsaydı bunca zamandır boş kalmazdı öyle değil mi?) Pozisyonun doldurulduğu yanıtını alırsam zaten başvuramıyordum. Eh! Ne yaparsınız kısmet işte.</p>
<p>İsteyerek kaybetmek farklı bir oyun yöntemidir aslında. Kaybetmenin verdiği hazdan hoşlandığı için, kazandığı zaman ne yapacağını bilmediği için, bazen de sadece oyuna devam etmek için kaybedebilir insan. Beckett’ın “Hep denedin, hep yenildin, bir daha dene, bir daha yenil, daha güzel yenil” diye dillendirdiği duyguya benzer farklı bir tat içeriyor bilerek kaybetmek.</p>
<p>İçinde zerre kadar diklenme, gurur ve “sıra bana da gelecek, ben yenilmiyorum aslında sadece sıramı bekliyorum” duygusu olmadan kaybetmeyi bilmek farklı bir yüreklilik gerektiriyor.</p>
<p>Bizler, kaybetme ifadesini sadece sevmediğimiz sonuçlar söz konusu olduğunda kullanma eğilimindeyiz. Bu nedenle kazanan insan, içinde bir yerlerde kaybedene karşı bir gizli acıma duygusunu da barındırıyor. Bazen bu acıma duygusunun etkisiyle bazı değişiklikler yapıp, oyun kurallarında pozitif ayrımcılık yaparak ruhunu rahatlatmak isteyebiliyor. Örneğin bir yönetici, beğendiği çalışanın, beğenmediği yetkinlik değerlendirme sonucunu değerlendirenleri arayarak pekâlâ değiştirtebiliyor. Üstelik bu sonuç başka çalışanların görüşleri ile şekillenmiş bile olsa.</p>
<p>Bir başkası, üzerinde uzun uzun çalışılmış, ciddi kriterlere bağlı olarak belirlenen maaş ve prim rakamlarını masanın üzerinde ayaküstü kalemle üstünü çizerek değiştiriveriyor. Oynuyor yani hepimiz gibi, adili, cömerdi ve affetmeyeni oynuyor. Bilmediğimiz diğer gizli karakterlerini de elbette.</p>
<p>Kazanmayı ön koşul ve son koşul olarak koyan ve başka bir sonucu kabul etmeyenleri, kazanmayı ve kaybetmeyi aynı bütünün parçaları olarak kabul edip oyunun tadını çıkartanlardan ayırt edebilmek çok da kolay olmuyor aslında. Bazıları belki kaybediyorlar ve kayıp ettiklerini bilmiyorlardır. Para kazanıp insan, zekâ transfer edip yaratıcılık, kalabalıklar içinde itibar kaybediyorlardır belki. Geldiklerini zannederken gidiyor, verdiklerini zannederken alıyorlardır.</p>
<p>Yukarıdakilerin tamamının tersi de doğrudur. Aşağıdakilerin yalnızca aşağıda olduğu için yanlış olması gibi.</p>
<p>Balıkların kraliçelerine sordukları soru geliyor aklıma &#8220;Oyun diye bir şeyden bahsedildiğini duyuyoruz sürekli, nedir oyun?&#8221; Kraliçenin çaresizce başını yana eğerek tebaasına baktığını, (nasıl olsa bir işe yaramayacak ama yine de bir kere daha deneyeyim” diye düşünerek) şöyle yanıt verdiğini duyar gibiyim. &#8220;Size oyunu ve oynama duygusunu nasıl anlatabilirim ki, siz yaşamınızı oynamak ve oynamayı oynamak üzere buradasınız, tüm yaşamınız oyun çünkü sizin.&#8221;</p>
<p>Oynayan insan olmadan yana şansımız yaver gidiyor aslında, güzeli de oynadığını bilmeden oynamak zaten. Oynamayı reddederek oynamak, hile yaparak (hilenin de oyunun kurallarından olduğu zamanları unutarak), oyunu bozarak oynamak, çanak çömleği patlatma pahasına ölümüne oynamak.</p>
<p>Şu yüzümüzde asılı kalmış ciddiyet maskesini sıyırıp yüzümüze yakından bir bakalım, orada karşılaştığımız ifade ortadaki ödülün genellikle oyunun kendisinden daha değerli olmadığını söylemektedir bize.</p>
<p>İşe alacağımız personelin, beraber çalıştığımız iş arkadaşlarımızın, çocuğumuzun hatta kendimizin doğal kaybedicilerden (Kaybetmeye alışmış insanları teşhis etmenin çok kolay olmadığını söylemeliyim) olduğunu nasıl anlayacağız diye sorarsanız önce gözlerine dikkatle bakın diyeceğim size. Bu insanların gözlerinde ürkek bir edaya rastlayacaksınız, kırıp dökmeden bakayım şu dünyaya diyen bir bakış.</p>
<p>Hafif umursamaz ama neşeli, çokça sessiz, mutlaka çelebi olduklarını göreceksiniz. Son sözü söyleme konusunda istekli olup olmadıkları, uyumlu olmaya verdikleri önem ve huzurlu bir işi her zaman maddi kıstasların önüne koymaları size bu gizemli oyuncuları bulmada yol gösterecektir.</p>
<p>Olası yanlış anlamaları düzeltmek adına bir saptama yapayım yazıyı bitirmeden önce. Doğal kaybedici olması veya kaybetmeyi seviyor olması bir kişinin hayatta her zaman ve her konuda kaybedeceği anlamına gelmemektedir. Kaybederken kazanmak veya kazanıyorken kaybetmek bu dünyanın olağan işlerindendir.</p>
<p>Bitiş düdüğünün ne zaman çalacağını kimsenin bilmediği bir oyunu oynuyoruz çünkü. Süre çalmaya dönük faaliyetlerin zerre kadar işe yaramadığı bir oyunu oynuyoruz. Siz oynuyor gibi yaparken oyun bitiyor, Bu oyunda genellikle “-Hakem elini cebine götürdü” ile başlayan ve yaşamınızı değiştiren bir uyarı ile devam eden bölümler yok. Uyanıyorsunuz ve anlıyorsunuz ki oyundasınız. Uyuyorsunuz ve unutuyorsunuz ki (veya hatırlıyorsunuz) oyundasınız.</p>
<p>Her yazıda olduğu gibi yazar bir öğüt sıkıştıracaksa bu yazıya o da şudur: Ne tür bir oyuncu olursanız olun ve hangi oyunu oynadığınıza inanırsanız inanın. Büyük oyuncu oyuna girdiğinde kendimize çeki düzen vermemiz gerektiğini bilmemiz gerekir.</p>
<p>Herman Hesse’nin <strong>Öldürmeyeceksin</strong> isimli kitabının arka kapak yazısını okuyun. İçinize sinmeyen ve başkasının mutsuzluğu üzerine inşa edilmiş kazanımlar sizi çok kazanmış yapmaz, olsa olsa çok kazanmış zanneden biri yapar. O da kazanmayı ve kaybetmeyi aynı yorumlayan siz okuyucular için hiçbir anlam ifade etmez değil mi?</p>
<p>Bir de başta sormam gerekirken sonda yanıtlamak zorunda kaldığım şu soruyu okuyuverin bari bitirip kalkmadan önce. Hangi oyunu oynadığınızı biliyor musunuz? İyi bir oyuncu oyunun nasıl sonuçlanacağı ile ilgilenmez o oynar sadece. Sonuç öyle veya böyle vaki olacaktır zaten. O oynar. Doğru oyunu oynar, doğru kulvarda yarışır, tam zamanında sahaya çıkar ve bazı babaların çocuklarına öğrettiği şu güzel sözü aklından çıkarmaz.</p>
<p>“Unutma, köpeklerin yarışını kazansan da bir köpeksin, olsa olsa kazanan bir köpek!”</p>
<p>Kendi oyununuzda kalın, sağlıcakla kalın ve mutlu kalın.</p>
<p>Salih Turhanlar</p>
<p>2007 İstanbul</p>
<p><a href="mailto:sturhanlar@gmail.com">sturhanlar@gmail.com</a></p>
<p>Not: Siz nasıl oynadığınıza ilişkin izlenimlerinizi benimle paylaşın ki ben de onları diğer oynayan insanlarla paylaşabileyim. Yalnız oynamamak için ve yanlış oynamamak adına&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nerede Bu Yaratıcı Çalışanlar?</title>
		<link>https://www.insangucu.com.tr/2017/01/20/nerede-bu-yaratici-calisanlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Salih TURHANLAR]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Jan 2017 13:57:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.insangucu.com.tr/?p=15100</guid>

					<description><![CDATA[Önemli Not:Okuyacağınız makale bir şirket yöneticisinin notlarından (izni alınmaksızın) kopyalanmıştır. Yaratıcı çalışanlar nerede gerçekten? İnsan kaynakları başvuru havuzlarında yer alan binlerce özgeçmişte kendilerini “yaratıcı”, “yeni fikirler geliştirmeye açık”, “fikir üreten” olarak tanımlayan pırıl pırıl insanlar nerede? Yeni ve denenmemiş bir sonuç üretmeye yeltenip, alkışlar ve tebrikler arasında terfi etmeyi beklerken, olmaz’lar ve ıslıklarla karşılaşan küskünler [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Önemli Not:Okuyacağınız makale bir şirket yöneticisinin notlarından (izni alınmaksızın) kopyalanmıştır.</em></strong></p>
<p><strong>Yaratıcı çalışanlar nerede gerçekten? İnsan kaynakları başvuru havuzlarında yer alan binlerce özgeçmişte kendilerini “yaratıcı”, “yeni fikirler geliştirmeye açık”, “fikir üreten” olarak tanımlayan pırıl pırıl insanlar nerede? Yeni ve denenmemiş bir sonuç üretmeye yeltenip, alkışlar ve tebrikler arasında terfi etmeyi beklerken, olmaz’lar ve ıslıklarla karşılaşan küskünler nerede?Cevap, her yerdeler. Biri hemen karşımdaki ofiste çalışıyor. <span id="more-15100"></span>İyi tanıyorum onu, işine değer katmaya çalışan, gerçekten faydalı ve yaratıcı fikirler üreten bir arkadaşımız ama bildiğim ve onun bildiğimi bilmediği birşey daha var. Ben yaratıcılığı pek tehlikeli birşey olarak görüyorum ve özene bezene düşünülmüş fikirlerin daha doğmadan nasıl öldürülebileceği konusunda da epey deneyim sahibiyim açıkçası. Örneğin dün, “-kullandığımız formları çevrimiçi hale getirsek de herkes oturduğu yerden ulaşsa.” Dedi. Ben de “-bu bizim departmanımıza duyulan ihtiyacı azaltır. Biz bu işi on senedir bu şekilde yapıyoruz.” Dedim boynunu büküp gitti. Söylediğime sonuna kadar inandığım için bir iç burulması bir rahatsızlık da yaşamadım elbette arkasından.Asansör beklerken ayaküzeri konuştuğum pazarlama departmanından bir arkadaşıma takıldım öğle üzeri. “-Biz tedarikçilerimizi biraz fazla mı dinliyoruz ne? Yenilik talepleri bitmiyor bir türlü. Bence iplerini ne kadar sıkarsak o kadar rahat ederiz.” Dedim. Şaşkınlıkla karşıladı söylediklerimi ama olsun yarın ne demek istediğimi anlayacak. Her kafadan bir sesin çıktığı, iyileştirme önerilerinin havada uçuştuğu bir iş ortamında huzur mu kalır canım? Ben beraber çalıştığım arkadaşlarımı bazı konularda anlamakta zorluk çekiyorum açıkçası. Bunu yazmakta da bir sakınca görmüyorum. İş denilen şey tatsız tutsuz atkestanesi gibi birşey değil midir? Bence öyledir. Ben böyle öğrendim böyle yaşadım, bundan da bir zarar görmedim şimdiye kadar. Çevrede gülen yüzler, biraraya gelmiş insanlar gördüğümde irkiliyorum ister istemez. Bu insanlar niye bu kadar mutlu ki durduk yerde diye düşünüyorum. Bilmediğim bir şeyler mi biliyorlar acaba?Çalışanlarımın zaman çalmaya dönük çabalarını bugüne kadar veto ettim, etmeyi de sürdüreceğim. Öğle molalarında müzik dinleyip, süfli bazı oyunlar oynayabilecekleri bir alan bile istediler benden. Ne yapacaksınız? Dedim. Satranç, tabu falan oynarız dediler, düşünebiliyor musunuz tabu! Oldu olacak briç de oynayın bari dedim. Reddettim tahmin ettiğiniz gibi. O kadar bol zamanları varsa masalarında harcasınlar o zamanlarını.Sadece belli kişiler olsa iyi, bazen en olmadık kişilerden bile şaşırtıcı şeyler duyuyorum. İnsan kaynakları yöneticimiz geçenlerde bir toplantıda “-Bazı konularda daha hızlı ve sistematik ilerleyebilmemiz için şirket genelinde yapabileceklerimiz var bence.” Dedi. Bu karışık lafların arkasından bir çapanoğlu çıkacağını tahmin ettiğimden temkinli bir “-yani?” ekledim söylediklerine. Baklayı ağzından çıkardı. Efendim, bir problem çözme eğitimi almalıymışız, bir yaratıcı düşünme eğitimi almalıymışız, hatta bir proje grubu oluşturup çalışanlarımızın önerilerini de değerlendirebileceğimiz, yaratıcı fikirleri ödüllendireceğimiz bir sistem kurmalıymışız. Bunları ve söylediği diğer şeyleri yaparsak; kurumsal yapımızı dinamik ve rekabete daha dirençli kılabilirmişiz, uzayıp giden toplantılarımıza da çözüm olurmuş bir şekilde. Fikirlerin filizlenmediği yerde otlar filizlenirmiş, miş miş te miş miş. “-Neyle olacak bütün bunlar arkadaşlar” dedim. Aralarından biri cesaret edip, “-kaynakla efendim” dedi. Kaynak yani para, zaten konuşmanın başka bir noktaya geldiğini hiç görmedim ki. Hep para hep para, “-hadi, hadi önce kazanalım ki sonra harcayabilelim” deyip kapattım konuyu.</strong></p>
<p><strong>Bugünlerde biraz sıkıntılıyım aslında birileriyle dertleşmeye ihtiyacım var. Şirketimizin pazar payı her geçen gün biraz daha azalıyor. Aynı kaliteli üretimi sürdürmemize ve yeterince reklâm vermemize rağmen rakiplerimizin ürünlerinde yaptıkları değişiklikleri taklit etmekten öteye gidemiyoruz. Müşterilerimizi bir karşıma alıp konuşma olanağım olsa soracağım her birine, rakip ürünlerde ne bulduklarını, bu işe yaramaz ürünlere sadece basit farklılıklar için neden daha çok ödemeye razı olduklarını.</strong></p>
<p><strong>Bütün bu olup biten yetmiyormuş gibi şirketteki herkeste de bir mutsuzluk ki sormayın. Maaşlar mı diye soruşturdum. Tam olarak değilmiş. Kendilerini ifade edemediklerini, işe yarar hissetmediklerini söylüyorlarmış sürekli. Bir dinleyenimiz olsa “adam sende” demek yerine, “aman ben de” konuşayım ve hem kendime hem şirketime değer katacak görüşlerimi, önerilerimi paylaşayım diyeceklermiş. Konuştuğum insanlardan bunları öğrendim ama kafam hala çok karışık gördüğünüz üzere.Bir farklı bölüm mü kursam? Çevreden soruşturduğum kadarıyla rakiplerimizin hepsinin bir Ar-Ge’si varmış. Bizim şirkette de işe yarar mı bilmiyorum açıkçası. En tuhafı da, soracak bir sorum olduğunda nereye gidiyor bu insanlar onu anlamıyorum. Çevremde işe yarar fikirleri olan insanlar arıyorum sizin anlayacağınız. O işbitirici, hepimizi kurtaracak çalışanların nereye gittiğini gerçekten merak ediyorum.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
